Üstümüzden Geçti Bulut… Hiroşima’dan Çernobil’e – Kutsiye BOZOKLAR

Hiroşimaİlk atom bombasının öncüsü ve Manhattan Projesinin mimarı ünlü fizikçi J. Robert Oppenheimer, 16 Temmuz 1945 günü New Mexico çölünde dalgın dalgın yürümektedir. Önüne ters dönmüş bir kaplumbağa çıkar, onu alır ve düzeltir. Sonra usulca mırıldanır: Hiç olmazsa bunu yapabildim. O gün ilk atom bombası denemesi başarıyla sonuçlanmış patlama sonucu nükleer çağ başlamıştır. Oppenheimer’in karşısına çıkan kaplumbağa patlamanın 0 noktasından kilometrelerce uzaklıktaki yerinde bombanın şok dalgasına maruz kalmıştır. Atom mantarından yayılan ışık tüm çölü aydınlattığından Tirinty (Kutsal teslis) adlı projenin ilk yöneticisi Kennet Bainebridge sabah karanlığında yayılan ışığa bakıp elinde olmadan; “işte şimdi hepimiz ……. çocukları olduk” demiştir, çevresindekilere. Oppenheimer ise anılarında Bhagavad-Gita’dan şu dizeyi tekrarladığını söyler: “dünyaları parçalayan/ölüm oldum ben.”

Denemenin üstünden 3 hafta geçer. Günlerden 6 Ağustostur. Saat 08.15. yaratıcılarının “Little Boy” (Küçük oğlan) adı verilen ilk bomba aydınlık bir sabahta yerden 8 bin metre yükseklikten Hiroşima göğüne bırakılır. Bomba atıldıktan 43 saniye sonra Shima Hastanesinin üstünde patlar. Patlama gözleri kör eden bir ışıkla başlar. Sıcaklık 2000-3000 derecelik termal dalgalar halinde yayılır. Saatte 640 ila 960 kilometre hızla yayılan rüzgarlar büyük bir mantar bulutu oluşturur. Mantar bulutuyla dağılan gama ışınları ve nötron taneleri hücrelerini parçalar insanların, sonra atmosfere karışırlar. Yağmura dönüşüp ölüm olurlar. “Kara yağmurlar” der insanlar onlara.

Sakin Ağustos göğünün altında bulutun taşıdığı ölüm 70 bin kişiyi kavuruverir ilk anda. Ardından 70 bin kişi de yara ve yanıklar içinde kıvranarak ölür birkaç gün içinde. 350 bin kişilik Hiroşima’nın tamamına yakınını yakan yıkan, sakinlerini kömürleşmiş, kavrulmuş, kanayan, çürüyen, kokan insan yığınına dönüştüren bombadan üç gün sonra bu kez “Fat Man” (Şişman adam) Nagazaki kentini yerle bir eder. Ölü sayısının 67 bin olduğu tahmin edilmektedir. Hiroşima ve Nagazaki’deki yollar ne kadın-ne erkek-ne çocuk oldukları anlaşılamayan bomba kurbanlarıyla doludur. Bunların tüm bedenleri, derileri yanmış, kavrulmuştur. Kanayan ve kokan bir et yığınına dönüşmüştür insancıklar. Hemen ölenler daha şanslıdır, geride kalanlar acılar içinde kıvranarak giderler. Daha sonranın barış eylemcisi Japon askeri hekim Shuntara, Hida’nın anlattığına göre, bazıları su… su… diye yalvarmakta bazıları çığlık atmaktadır. Su diye inleyenler bazen bir yudum içtikten sonra oracıkta ölürler.

Amerikalı gazeteci John Hersey, “Bay Tomato” diye anlatır, “kumsalda kadınlı erkekli 20-30 kişilik bir kalabalık buldu. Sandalını kıyıya yanaştırdı, atlamalarını söyledi. Kıpırdayan çıkmayınca yerlerinden kalkamayacaklarını anladı. Uzandı, bir kadın ellerinden yakaladı, ama kadının derisi bir eldiven gibi çıktı elinden.” Hiroşima’da plutonyum bombasının patladığı sıfır noktasından 250 metre uzaklıkta, bombanın ısı etkisiyle kavrulmuş bir insanın merdivenlere vurmuş gölgesi durur hala. Gidenler şimdi varolmayan birine ait o gölgeyi, o bir tür röntgeni içleri titreyerek seyrederler. Hiroşima halkı patlamanın sıfır noktasına yapılan anıta bir çığlık kazımıştır: Hiroşimalar Olmasın !. Dünyanın tüm namuslu ve kardeş insanları katılır bu çığlığa. Ama insanlık kapitalizmin vahşi egemenliği sürdükçe Hiroşimaları yaşamaya devam etmektedir; Saygon’da, Halepçe’de, Kabil’de, Felluce’de, Bağdat’ta…

Japonya’da bombanın etkisi bugün de devam ediyor. Japonlar Hibakusha (Hibakuşa-ışın yiyen adam) diyorlar radyasyonun etkisini bugüne taşıyanlara. Japonya’da 400 bin Hibakuşa vardır günümüzde. Nazım, Japon Balıkçısı şiirinde onlardan birini anlatır. Sevdiğine; “badem gözlüm beni unut/üstümüzden geçti bulut” diyen birini. Ve bir Japon balıkçısının ağzından; “Bu gemi bir karat abut/Badem gözlüm beni unut/Çürük yumurtadan çürük/Benden yapacağın çocuk/Bu gemi bir karat abut/Bu deniz bir ölü deniz/İnsanlar ey nerdesiniz?/Nerdesiniz?” diye haykırır.

Hiroşima’yı bombalayan uçağın kaptan pilotu Paul Tibbets, üstlerine herşeyin normal olduğunu, görevin yerine getirildiğini bildirirken, yardımcısı Robert Lewis aşağıya bakıp; “Allah’ım biz ne yaptık” diye yazmıştır önündeki deftere. Ama ABD hükümeti ne yaptığını iyi bilmektedir. ABD Başkanı Truman anılarında her ne kadar bombayı savaşı biran evvel durdurmak için attıklarını söylerse de, gerçeğin yüzü farklıdır. Bomba gelişen sosyalizme ve yükselen özgürlük savaşlarına karşı bir şantaj unsuru olarak ve bu gelişmeyi durdurmak amacıyla kullanılmıştır. Ve gerçekte Soğuk Savaş‘ın pimini çekmiştir. Böylece nükleer silahlanma yarışı başlamıştır. Yalnız canlıları yoke den, binalara ve yapılara zarar vermeyen nötron bombasına ve Yıldız Savaşları Projesi‘ne götüren yol budur.

Bilimsel-teknolojik buluşların pek çoğu askeri amaçlıdır. Ancak geliştirilen teknolojiler daha sonra askeri amaç dışında da kullanılmaya başlanmıştır. Yeni yüzyılın iletişim mucizesi internet ve elektrik üretmek amacıyla atom reaktörleri kurulması bu tür sonuçlardandır. Atom bombasına ve ordan nükleer reaktörlere götüren yol uranyum(uranium) elementinin 1789 yılında Berlinli bir kimyacı tarafından keşfi ile açılmış oldu. Bunu yaklaşık yüzyıl sonra Fransız bilimci Becquerel‘in radyoaktiviteyi keşfi izledi. Iki yıl sonra Polonya asıllı Fransız bilim kadını Marie Curie ve eşi Pierre radyoaktif element radyumu ayırmayı başardılar. Günümüzde röntgen cihazların kullanılmasını onların tekniklerine borçluyuz. 1911 yılında Danimarkalı Rutherford atomun ilk tasarımını yaptı. Bunu izleyen 20 yılda kuantum mekaniği ve pozitronun keşfi gerçekleşti. Ve nihayet proton-nötron modelli modern atom tablosu ortaya çıktı.

1938 yılında Alman bilimciler Hahn ve Strassman atomun parçalanması anlamına gelen nükleer fizyonu keşfettiler. Atomun yapımında etkin rol oynayan anti-faşist Macar fizikçi Leo Szilard berilyum üzerinde gama ışınlarının hareketiyle nötron elde etti. 1942 yılında elektron ve nötron üzerinde çalışmalarıyla tanınan İtalyan kökenli fizikçi Enrico Fermi uranium ve grafit atomlarını parçalamak için nötron hareketlerinden yararlanmayı başardı. Ve ilk atom reaktörünü çalışır hale getirdi. Atom bombası yapımı için yürütülen Manhattan Projesi‘ne katılan Amerikalı Nobel ödüllü kimyacı Harold Urey deuteryumu dolayısıyla ağır suyu buldu. Ağır su ve deuteryum atom reaktörlerinde nötron yavaşlatıcısı olarak kullanıldı. Urey proje sırasında Uranyum 235 izotopundaki flor gazını defuse ederek bu izotopu zenginleştiren buluu yaptı.

Einstein‘den Urey’e bilimsel-teknolojik gelişim atom bombası ve nükleer reaktörlerin gerçekleştirilmesiyle sonuçlandı. Yaklaşık 240 bin insan bu buluş yüzünden acılar içinde öldü. Aradan geçen 50 yıl içinde Hiroşima ve Nagazaki’de radyasyon nedeniyle ölen insan sayısı 300 bine ulaştı. Bu nedenle ölenlerin sayısı hala yılda 1500 kişiyi bulmaktadır. Nazım “Umut” şiirinde şöyle anlatır bu durumu: “İşler atom reaktörleri işler/ yapma aylar geçer güneş/ doğarken/ ve güneş doğarken ölür bir/ çocuk/ bir Japon çocuğu/ Hiroşima’da/ 12 yaşında ve numaralı/ ve ne boğmacadan, ne menenjitten,/ ölür bin dokuz yüz elli sekizde/ ölür bir Japoncuk/ Hiroşima’da/ dokuz yüz kırk beşte doğduğu için.”

Artık nükleer yarış başlamıştır. Sovyetler Birliği ABD’nin hemen ardından once plutonium ve sonra da hidrojen bombasını yapmayı başarır. Bu arada 1 Ağustos 1946‘da nükleer enerjinin gelişimini control etmek ve barışçıl alanlarda kullanımını araştırmak üzere ABD hükümeti Atom Enerjisi Komisyonu‘nu (AEC) kurar. 20 Aralık 1951‘de Arco İdaho‘da deneysel reaktörde nükleer enerjiden ilk kez elektrik enerjisi elde edilir. 8 Aralık 1953‘te ABD Başkanı Eisenhower, “Barış İçin Atom” programını açıklar: Atomun yıkıcı gücü konusunda bilinen imaj değiştirilmeye çalışılmaktadır. 1954 Eylül‘ünde ABD nükleer enerji komisyonu Başkanı; “nükleer enerjinin hesaplanmayacak kadar ucuz” olacağını ileri sürer. Nükleer enerji santralleriyle enerji üretmenin maliyeti o kadar düşük olacaktır ki, üretilen elektriğin her birimine düşen yatırım maliyeti ihmal edilebilecektir. Bu açıklamadan 3 ay once Sovyetler Birliği‘nin Obninsk kentinde dünyanın ilk nükleer enerji santralinin elektrik şebekesine bağlandığı açıklanmıştır.

Reklam kampanyaları ile birlikte nükleer reaktörler kurulmaya başlanır. Atom enerjisinden her yerde yararlanılabileceği gibi yaygın bir kanı oluşmuş durumdadır. 1945’de yayınlanan “ G elecek Dönemde Atom Enerjisi “ başlıklı bir çalışmada, yazar büyük bir heyecanla ütopyalarını şöyle anlatmaktadır: “Otomobilinizin benzin deposunu haftada 2-3 kere doldurmak yerine, vitamin hapı büyüklüğündeki bir atom enerjisi kaynağı ilebir yıl yolculuk yapabileceksiniz… Daha büyük boyutlu enerji kaynakları, endüstri çarklarını döndürmek için kullanılacak ve böylece Atom Enerjisi Çağı’nı, Bolluk Çağı’na dönüştürecek. Hiçbir uçak sis yüzüden inişini geciktirmeyecek. Hiçbir kent fazla kar nedeniyle trafik sıkışıklığı yaşamayacak. Yazın tatil yerleri hava durumunu garanti edebilecekler, yapay güneşler çiftliklerde olduğu gibi iç mekanlarda mısır ve patates yetiştirilmesini kolaylaştıracak.” Güzel bir ütopya kuşkusuz. Ama atomun yıkıcı gücü bugün böylesi bir ehlileştirilmeden çok uzak. Üstelik sözde barışçıl amaçlı nükleer santraller bir yandan elektrik üretirken diğer yandan da askeri sanayide nükleer füze başlıkları yapımında kullanılan plütonyumu üretmeye devam etmektedirler. Ve nükleer santral yapımının önemli bir amacı da budur.

Yer altı tanrısı Plüton‘un adını taşıyan plütonyumun 500 gramı yeryüzüne çıkarılır ve eşit olarak dağıtılırsa, dünyadaki insanların tümünün akciğer kanserine yakalanabileceği söyleniyor. Plütonyum doğal haliyle yalnızca Afrika’da bulunuyor. Ancak nükleerreaktörlerde bir yandan elektrik üretilirken öte yandan uranyum-238 izotopundan yılda 200-250 kilogram olmak üzere plütonyum üretiliyor. Plütonyum kimyasal tepkimelere giren bir metal, havada plütonyum dioksit gibi, solunum yoluyla geçen parçacıklar oluşturabiliyor. Pudra gibi incecik zerreler içeren bu bileşim hava akımlarıyla taşınıyor. Solunum yoluyla insan ve hayvanlara geçiyor.

Profesör Dr. Renan Pekünlü, bu geçişin etkilerini şöyle anlatıyor; “Akciğerin hava yollarından birine konuşulan bileşim yakın komşuluğundaki hücreleri alfa parçacığı (helyum atomu) bombardımanına tutar. Daha küçük parçacıklar akciğerden kan damarlarına geçer. Plütonyum demir benzeri özellikler sergilediğinden kandaki demir taşıyıcı proteinlerle birleşir ve vücudumuzun demir depoları olan karaciğere ve kemik iliğine yerleşir. Alfa parçacığı bombardımanına burada da devam eden plütonyum karaciğer kemik kanseri ve lösemiye neden olur.”

Plütonyum marifetleri bununla da kalmıyor. Demir benzeri özellikleri sayesinde plasentayı geçerek ana rahmindeki fetüse ulaşıyor ve gelişme bozukluklarına neden oluyor. Erkeğin testislerine ve kadının ovarisinde yoğunlaşıyor ve genetik mutasyonlara yol açıyor. Besinlerde; en çok da proteinlerde balık, tavuk, yumurta ve sütte birikiyor. Hem insan ve hem de hayvan sütünde yoğunlaştığından bebekler kanser ve genetik mutasyona daha yatkın hale geliyor. Plütonyumun radyoaktif etkisi ise yaklaşık 240.000 yıl sürüyor. Tümüyle etkisiz hale gelmesi için 500.000 yıl gerekiyor.

Ellili yılların koşullarında henüz plütonyumun bu özellikleri bilinmiyor. Kolay ve çok miktarda elektrik üretmek heyecanı içinde güvenilirlik, çevresel etkiler ve atık problemi akla gelmiyor. Elektriğin büyük ölçüde ucuzlayacağı gelecekte dünyanın enerji problemi olmayacağı gibi iyimser bir tablo çiziliyor. Bu akıl yürütme çerçevesinde, ABD, Sovyetler Birliği ve Avrupa’da 1970 yılına dek 30‘un üstünde nükleer santral kuruluyor.

Ekim 2004 yılında Uluslararası Atom Enerji Kurumu‘nun (IAEA) 1992 kayıtlarına göre; Fransa’da elektriğin yüzde 70’ini üreten “68”, ABD’de yüzde 22’sini üreten “108”, Japonya’da yüzde 24’ünü üreten “44” İngiltere’de yüzde 21’ini üreten “36”, Tayvan’da yüzde 38’ini üreten “6” reaktör bulunmaktadır. Bu tür nükleer santrallere ek olarak yakıt zenginleştiren ve üreten askeri ve sivil amaçlı 100 nükleer tesis daha bulunmaktadır. Ekim 2004’ün sonunda dünya çapında çalışır durumda 440 reaktör vardır.

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) 1974 yılında hazırladığı bir raporda ,2000 yılında dünyada 4500 adet nükleer santralin olacağını öngörüyordu. Bugün varolan nükleer tesisler 1974’te öngörülenin çok altındadır. 1992 yılında Washington’daki Dünya Gözlem Enstitüsü ve Greenpeace International‘in (Uluslararası Yeşilbarış) katılımıyla hazırlanan 1992 Dünya Nükleer Enerjisi Durum Raporu’nda şöyle diyordu: “Nükleer enerji endüstrisi dünya enerji piyasasının dışına atılmaktadır (…) Şu anda yapımı devam eden nükleer santraller yakında tamamlanacak ve gelecek yıllarda nükleer enerjinin gelişimi çok çok yavaşlayacaktır. Bugünden açıkça görülmektedir ki dünya genelinde 2000 yılında hemen hemen 360.000 MW’lık bir nükleer kapasite olacaktır. Bu da bugünkü kapasitenin sadece yüzde 10 üzerindedir. Bu durum 1974’te Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun 2000 yılı için öngördüğü 4.450.000 MW’lık üretim kapasitesinin çok uzağındadır.” Günümüzde 1992‘den yalnızca 4 fazla olan reaktör sayısı bu öngörünün doğruluğunun kanıtıdır.

Durumun bu şekilde gelişmesinde atomun gücünü denetlemenin zorluklarının ortaya çıkmasının payı vardır. Dünya, Hiroşima ve Nagazaki’de bu gücün serbest bırakıldığında nasıl bir şey olduğunu görmüştü. Barışçıl kullanımın yıkıcılığını da reaktör kazalarıyla anlamış oldu. Uzun yıllar dünya kamuoyundan gizlenen nükleer kazalar, 26 Nisan 1986‘da eski Sovyetler Birliği içinde bulunan Ukrayna‘nın Çernobil nükleer santralinin 4 numaralı ünitesinin patlamasıyla dünya gündemine oturdu. Çernobil şu günlerde Laz müziğinin devrimci yorumcusu Kazım Koyuncu’nun kanserden ölmesiyle Türkiye gündemine de yeniden girmiş du rumda. Çıplak gerçek kendini dayatmaya basladığından, 19 yıl sonra bugünlerde, yönetenler çernobil’in e tkilerinin araştırılması doğrultusunda bir karar aldı.

Aslında tüm dünyada nükleer santrallerin tartışılmaya başlanması 70’lerin sonunda oldu. 1979 yılında ABD Pennsilvanya‘da “Three Mile Island” kazası yaşandı. Sorunun kaynağı çok basitti; elektrikler kesilmiş, reaktörün soğutulması kesintiye uğramış ve radyoaktif sızıntı olmuştu! Bir ihmal tehlikenin boyutunu ve santrallerin güvenirliğini tartışılır hale getirdi. Ama tehlikenin gerçekten kavranması için Çernobil’i beklemek gerekti.

Çernobil toplam 51 birimlik Sovyet nükleer reaktör kapasitesi içinde seçkin bir yere sahipti. Ukrayna’daki 10 birim reaktörden 4’ü Çernobil’deydi. Patlama sonucu kaybedilen 4 numaralı reaktör 1983 yılında hizmete girmişti. 1988’de 5. ve 6. reaktörlerin tamamlanıp hizmete girmesiyle, Çernobil atom santralinin toplam 6.000 MW’hk (megavathk) bir güce sahip olması hedeflenmişti. Bu Çernobil’in dünyanın en büyük santrali olması anlamına geliyordu. Santral coğrafi konumunun avantajlarından ötürü, hem Rusya’nın içindeki sanayi tesislerini besliyor hem de Ukrayna’nın başkenti Kiev’in merkezi ısıtmasını sağlıyordu. Santralde çalışan uzmanlar atom santralinde olmanın otomobil kullanmak kadar bile tehlikeli olmadığına inanıyorlardı.

Bundan tam 19 yıl önce 25 Nisan 1986 günü Çernobil‘in teknik ekibindekiler senelik bakrm nedeniyle işletme dışı kalan reaktörde bir test gerçekleştirmeye karar verdiler. Reaktörün acil soğutucu sistemini kestiler. Teknisyenler akşamüstüne doğru reaktörün gücünü minimuma indirmişlerdi. Amaçları kendi gücüyle dönen tribünlerin elektrik debisini kontrol etmekti. Ancak bu arada Kiev’deki şebeke kontrolörü ç ernobil’i arayarak elektriğe ihtiyaç olduğunu bildirdi. Santral devreye alındı. Yani güç azaltması durduruldu. Fakat bu arada acil soğutma sisteminin yeniden devreye sokulması unutuldu. Saat 12‘de ihtiyaç giderildiğinden, elektrik verilmesine yeniden ara verildi. Ve test için çalışmalara devam edildi. Saat 00:30‘da görevliler bir kazayı önleyecek regulatörleri ayarlamayı unuttular. Artık 26 Nisan‘a girilmişti. Hata hatayı izledi, teknisyenler testi kurtarmak telaşında ardı ardına yanlış yapmaya başladılar.

Sabah 01:23‘te denemeyi başlattılar. Dört saniye sonra, talimata aykırı son hatalarını yaptılar: Türbinler kapatıldığında otomatik olarak devreye girecek son güvenlik sisteminin düğmesini de kapalıya çevirdiler. Ve büyük bir faciayı önleyecek son önlemi de devre dışı bıraktılar. Ekip amiri 30 saniye sonra felaketin gelmekte olduğunu anladı. çıkarılan kontrol çubuklarını hemen reaktörün kalbine yerleştirdiler. Ama artık çok geçti.

Gece yarısı saat 1’i 23 dakika 58 saniye geçe, ardı ardına gelen iki muthiş patlama yaşandı. İlki reaktör kalbinde ve yarım ton TNT (dinamit) gücündeydi. Reaktör yakıtı daha erimeden şekil değiştirdi. Ardından ikinci bir patlamayla reaktörün 1,016 ton ağırlığındaki kapağı bir füze gibi gökyüzüne fırladı. Ve türn gücüyle santralin üstüne düştü. 200 tonluk yakıt doldurma vinci reaktör kalbinin üstüne devrildi. Bu şekilde soğutma devrelerinin çoğu tahrip oldu. Birkaç saniyede yakıt çubuklarını kaplayan zirkonyum, buharla reaksiyona girerek hidrojen açığa çıkarmaya başladı. Ardından hidrojen infilak etti. Ve oksijenle birleşerek su buharı oluşturdu. Ortaya çıkan ısı yeni yangınları tetikledi. Reaktörün 30 ayrı yerinde yangın çıkmıştı.

Reaktör kalbindeki grafit blokları da tutuştuğunda artık nükleer bir felaket söz konusuydu.

İlk patlama sırasında 31 kişi öldü . Teknisyenler yaptıkları hatanın bedelini hayatlarıyla ödediler. Ve öldürücü radyoaktif bulut ağır ağır bölgenin üzerine yayıldı. Açığa çıkan radyasyon Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre Hiroşima ve Nagazaki‘ye atılan atom bombalarının toplamından 200 kat, bazı iddialara göre ise 500 kat fazlaydı.

28 Nisan sabahı İsveç‘in Forsmark Nükleer Santrali’nde tesis dışında çalışan personelin elbiselerinde anormal düzeyde radyasyon tespit edildi. İsveçli yetkililer santralde sızıntı olduğu düşüncesiyle harekete geçtiler. Forsmark ve diğer santrallerde sızıntı olmadığı kısa sürede anlaşıldı. Meteoroloji raporları incelenmeye başlandı. Ve sonuçta nükleer serpintinin tam kaynağı belirlendi. Kiev‘in 130 kilometre kuzeyinde Pripiyat ırmağı kıyısında, aynı zamanda Sovyetlerin nükleer füze başlıkları için gerekli plutonyumu üreten Çernobil Nükleer Santrali‘nde kaza olmuştu! Kazadan kaynaklanan radyoaktif salınım 28 Nisan tarihinde kuzey-batı yönünden esen rüzgarla İskandinavya’nın güney ve orta bölgelerine yönelmişti. Yapılan açıklamalara göre, Stochholm’deki radyoaktif kirlilik düzeyi 15 kat artmıştı.

Dünya, Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası atılmasından sonra yaşanan en büyük nükleer felaketi böylece öğrendi. Ukrayna‘da resmi yetkililer suskundu. İtfaiye erleri kahramanca yangınla mücadele ederken, halk gerçeklerden habersiz, alınan önlemleri anlamlandırmaya çalışıyordu. Kazadan 6 saat sonra insanlar Çernobil’den uzaklaştırılmaya başlandı: Bir ay içinde 30 kilometrelik çember içinde yaşayan 116.000 kişi boşaltıldı ve bunlara yeni evler verildi. Ancak, çoğu radyasyona maruz kalmıştı bile. Kazadan sonra çoğu gönüllü 600.000 kişi , onanm ve temizleme calışmalanna katıldı. Yapılan ölcçümlerde maruz kaldıkları radyasyon her biri için 165 millisievertti. İnsan için ölümcül dozdan tam 10 kat daha fazla!

Radyasyonun yüzde 40‘lık bölümü Ukrayna, Sovyetler Birliği ülkeleri ve Batı Avrupa’yı etkisi altına aldı. En çok etkilenen yörelerden biri Beyaz Rusya idi. Ülkenin dörtte birlik bölumünde 264.000 hektarlık bir alanda tarım yapılamaz duruma geldi. 485 köy tamamen boşaltıldı. Patlamanın faturası Ukrayna için de çok yüksek oldu. Gönüllüler ve itfaiye calışanları radyasyon yaralanmalarına maruz kaldılar. Uzmanlar 5 milyonu aşkın insanın yüksek düzeyde radyasyon aldıklarını söylüyor. Temizleme çalışmalarına katılan gönüllüleri temsil eden çernobil Sendikası yetkilileri kaza sonucu ölenlerin sayısının 15.000‘i bulduğunu ve 50.000 kişinin de sakat kaldığını söylüyorlar. Üstelik 1991 yılından bu yana mağdurların sayısı 12 kat artmış durumda. Ve katlanarak artmaya devam ediyor.

Ukrayna Sağlık Bakanlığı üçte birini çocukların oluşturduğu 3,5 milyon kişinin ciddi rahatsızlıklarla pençeleştiğini açıkladı. Çernobil çevresinde saptanan kanser vakaları ulusal ortalamanın 10 kat üstünde Tiroit kanserine yakalananların oranı da ülke düzeyinden 10 kat artmış durumda. 3 milyon çocuğun tedavi görm esi gerekiyor. 1 milyonu çocuk olmak üzere 3,5 milyon kişi radyasyonla kirlenmiş topraklarda yaşıyor. S akat doğumlar ve büyüme bozuklukları Ukrayna’da yüzde 230, Beyaz Rusya‘da ise yüzde 180 arttı. Şiddetli bağışıklık sistemi bozukluğu görülen çocukların sayısı 2 ila 3,5 kat arasında artış gösteriyor. Çöken bağışıklık sistemleri nedeniyle genelde ölümcül olmayan hastalıkların yol açtığı ölümler de o kadar artmış durumda.

Temizlik çalışmalarına katılanlarda bir kontrol grubuna oranla 15 kat daha fazla gen ya da kromozom bozuklukları görülüyor. Bu ölümlere yol açmanın yanında Çernobil’in etkisinin gelecek nesillere taşınması anlamına geliyor. Avrupa Yeşiller Grubu tarafından tarafından hazırlattırılan Dünyada Nükleer Endüstrisinin Durumu 2004 raporu‘nda Down sendromunda önemli bir artış gözlendiği bildiriliyor. 2 veya 3 olması gereken vaka sayısı 12 olarak veriliyor. Anne yaşı dağılımı gibi artışı açıklayabilecek faktörler hariç tutulduğunda artışa neden olabilecek tek factor Çernobil olarak görülmektedir. Çernobil yüzünden 7 milyon 100 bin insanın gelecekte ciddi sağlık sorunları yaşayacağı tahmin ediliyor. Çünkü radyasyonun etkisi yıllar itibariyle artarak sinsice sürüyor. Birçok bilim insanı kazanın etkilerinin yeni görülmeye başlandığı konusunda hemfikir.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan, Temmuz 2000’de Çernobil ile ilgili raporunda şöyle diyor; “Belarus’da, Ukrayna’da ve Rusya Federasyonu’nda en azından 3 milyon çocuğun (Çernobil kazasına bağlı olarak) fiziksel tedavi görmesi gerekmektedir: Meydana gelen ciddi tıbbi durumdan etkilenenlerin tam sayısını 2016’dan once öğrenemeyeceğiz.” Çernobil kazasını takiben Beyaz Rusya‘nın patlamadan etkilenen Gomel bölgesinde doğum oranı yüzde 44 azalırken ölüm oranı yüzde 60‘ın üzerine çıktı. Doğal nüfus gelişimi artı yüzde 8‘den eksi yüzde 5‘e düştü. On yıldır Beyaz Rusya, Rusya ve Ukrayna için ömür beklentisinin, dünyanın en yoksul 20 ülkesinden biri olan ve uzun zamandır süren bir iç savaşın ortasındaki Sri Lanka‘nınkinden bile daha az olduğu bildiriliyor.

Ukrayna, Beyaz Rusya ve Rusya‘da radyasyondan etkilenen insan sayısı 8,4 milyondur. Italya’nın yarısı kadar bir alan, yaklaşık 150.000 kilometre kare toprak kirlenmiş, 52.000 kilometre kare, yaklaşık Danimarka’dan biraz daha büyük tarımsal alan, harap olmuştur. Eski Sovyetler Birliği’nin Beyaz Rusya ve Ukrayna sınırındaki doğal park görünümündeki ormanlık alan radyasyon etkisine maruz kalmıştır. Radyasyon 1500 dönümlük ormanı yok etmiş durumdadır. Bazı hayvan türleri yok olmak üzeredir. Ve bazı hayvan türleri de genetic değişikliğe uğramıştır. Örneğin kimi ölü farelerin genetiğinin bozulduğu tespit edilmiştir. Ukraynalı bilim adamı Georgiy Lisiçenko Dinyeper nehrindeki radyoaktivite konusunda yetkilileri uyarmıştır. Bu nehir Kiev’de ve başka yerlerde yaşayan 30 milyon insanın içme suyu ihtiyacını karşılamakta, ayrıca nehrin suyu tarlalarda sulama amaçlı kullanılmaktadır. Çernobil sonrası radyoaktif etkinin 30 ila 100 yıl arasında süreceği tahmin edilmektedir.

Geçtiğimiz yıllarda Çernobil mağduru Ukraynalı çocuklardan küçük bir kısmı Türkiye’de tatil yaptı.

Gazeteler Çernobil’I ele aldı birkaç gün. Bir gazetenin Pazar ekinde okumuştum Valia Voronkova‘nın kendi ağzından anlattığı öyküsünü. “Doğarız ama bizim için pek seçme hakkı yoktur; nerede doğacağımızı, gözlerimizin rengini, hatta ismimizi bile seçemeyiz…” diye başlıyor söze küçük kız.

“Adım Valia Voronkova. 10 yaşındayım. Grodno’da doğdum. Grodno Beyaz Rusya’da kendi halinde bir köy. Ukrayna sınırına 31 kilometre uzaklıkta. Başka küçük kızlar gibi olabilirdim, onlarla aynı zevkleri, aynı oyunları, aynı gözyaşını paylaşan biri. Aynı kaderi paylaşan biri… Kesin olmasa bile en azından aynı geleceği paylaşabilirdim. Başka bir şey de istemezdim.

Ama kaderim 26 Nisan 1986’da yazıldı. Çernobil’deki dört numaralı reactor patladığında. Korkunç kazadan sonra, köyümüz boşaltılmamış. Yetkililere göre risk bölgesi denilen sınırın dışında kalmışız. “Anlamalısınız” demiş babam, “Beyaz Rusya’nın tamamını boşaltamazlar ya!”

Bir kolhozda yaşıyor Valia. Tıpkı kolhozdaki diğer kızlar gibi “Bekerel”, “stronsiyum” ve “radyoaktivite” benzeri sözcükleri öğreniyor okulda anlamını tartışmadan. Garip adamlar gelip onları muayene ederek ölçümler yapıyor. Ama bilmiyorlar; ete, süte, ekmeğe, umuda, geleceğe stronsiyum 90 yağdığını. Seryum 137, seryum 134 soluduklarını… Sonraları öğretmenleri bahçenin bir kısmına ve bataklığa yaklaşmalarını yasaklıyor. Radyoaktif serpintiden boşaltılan köyleri duyuyorlar. “Ama biz oralara epey uzaktık… Yedi yaşında bir kız çocuğu için 20 kilometre uzaklıkta bir yer dünyanın öbür ucu gibiydi. Tehlikeli bölgeden nehirlerle ayrılıyorduk. Bu yüzden elmalarımızı, domateslerimizi yemekten korkmuyorduk. Kıyılardan su çekip içiyorduk. Bir gün beyaz elbiseli adamlar ineklerimizi öldürdü. Bunu bir hastalığa yakalandıkları için yaptıklarını söylediler. Annem domuzları ve kazları öldürmelerini istemedi.”

Bazı komşular hiç duymadıkları hastalıklardan ölüyor. 8 yaşına girdiğinde bir gün oyun sırasında düşüyor Valia. Biraz canı yanıyor o kadar, hafif sıyrıklar… Ama dizi iyileşmiyor bir türlü. Onun hüzünlü macerası da böyle başlıyor işte. Minsk’te bir hastaneye gidiyor. “Çabuk öğrendim”, diyor; lösemi, metastaz, kemoterapi, tiroit bezi… Tiroit ilgisini çekiyor. “Seninkinin durumu harika” diyor doctor. “Ama bacağın problemli…” Ağrılar, tedavi, koltuk değnekleri, köyde hastalanan diğer çocuklar, ölen en yakın arkadaşı Nataşa… Bir gün doctor onu görmeye geliyor. Söylenmeden anlıyor bacağının kesilmesi gerektiğini.

“Olanları daha fazla hatırlamak istemiyorum. Çok sert, çok acı vericiydi. Kimi zaman da çok aşağılayıcıydı. Eski halime geri dönemeyecek kadar uzaklardayım… Şimdi beni yiyip bitiren acıyı tanıyorum. Acımla, hatta içimdeki kanserle baş etmeyi öğrendim” diyor Valia. Radyoaktiviteden etkilenen 8,4 milyon insandan biri olan Valia. Tedavi görmesi gereken 3 milyon çocuktan biri olan, suçu Çernobil’e 31 kilometre uzaklıkta doğmak olan Valia… Tıpkı Hiroşima kurbanları gibi bir Hibakuşa-Işın yiyen olan Valia…

Rakamların ardında hayatlar vardır. Umutlarıyla, özlemleriyle, korkularıyla… “Tabii ki korkuyorum. Özellikle hastaneden bazı rakamlar, yüzdeler ve kimsenin anlamadığı cümlelerle dolu kağıtlar geldiği zaman. Zannedersem ayrıldığım odayı radyoaktif karantinaya almışlar. Hiçbir zaman bu kadar sabırlı olmamıştım çünkü yaşamak istiyorum. Bu akşama kadar… Ve sonra!..” Valia yaşamak istiyor, yani en doğal hakkını!…

Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubu tarafından hazırlatılan Dünya Nükleer Endüstrisinin Durum Raporu 2004’ün Çernobil‘e ayrılan bölümü şöyle bitiyor: “Bu kısa incelemede insanlığa hizmet vermek için inşa edilen bir makinede meydana gelen bir kaza sonucunda, çocuklarımızın, torunlarımızın ve onların torunlarının kazanın sonuçlarından etkilenerek acı çekecekleri istatistiki olgularla açıklanmaya çalışılmıştır. O makine 2 yıl 4 ay 4 gün enerji üretmiş olabilir. Fakat insanlık nesiller boyunca hastalık ve acı çekecektir. Bu riske girmeye değeceğini söylemeye kim cüret edebilir ki?” Valia’nın ve Kazım’ın yaşamlarıyla sorduğu soru budur işte.

VE TÜRKİYE: ACAYİPLEŞTİ HAVALAR

Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) Başkanı Okay Çakıroğlu, Haziran ayı içinde TAEK’in 1999-2003 arasındaki hesaplarını görüşen Meclis KİT Komisyonu’nda şöyle konuşmuş: “Çernobil’le ilgili bütün verileri bilim adamlarının hizmetine sunmak için yapılan çalışmaların son aşamasına gelindi. 200 bin sayfalık arşivler, elektronik ortama taşındı. Facianın ardından özellikle radyasyonun yoğun olduğu bölgelerde yapılan ölçümlerde, hiçbir vatandaşın vücudunda radyoaktif kalıntıya rastlanmadı. Müracaat eden herkesin genetik bilgisine bakılmış. Kansere neden olacak herhangi bir genetik bozulmaya rastlanmamış. Ancak radyasyonun görüldüğü bölgelerde, sosyal travma oluşuyor. Konuyu bir kez daha tartışıp, Karadeniz’deki insanları rahatlatmamız lazım”. Çernobil’den 18 ülkenin etkilendiğini belirten Çakıroğlu, “En fazla Ukrayna, İsveç ve Finlandiya etkilendi. Potansiyel zarar görme açısından Türkiye 16’ıncı sırada. Bu bakımdan ülkemiz çok talihli” demiş.

Çakıroğlu’nun konuşması Çernobil sonrası Türkiye’de yöneticilerin aldığı tavrın tipik bir örneği. Kurumun konuyla ilgili yaptığı bütün açıklamalar gerekli önlemlerin alındığı ve endişe edilecek bir durum olmadığı yönündedir. Yapılan resmi açıklamalarda Trakya bölgesinin kazadan bir hafta sonra 3 Mayıs 1986 tarihindeki sağanak yağmur nedeniyle radyasyondan etkilendiği kabul edilmektedir. 3 Mayıs Cumartesi günü kontamine (bulaşmış) hava kitlesi, Avrupa’nın büyük kısmı ile Bulgaristan ve Yunanistan üzerinden Türkiye’ye girmiştir. Doğu Karadeniz Bölgesi‘nin etkilenmesinin ise 7-9 Mayıs tarihlerinde olduğu söylenmektedir. O tarihlerde Kırım Yarımadası üzerinden sürüklenen bulaşmış hava kütlesi Türkiye’nin Kuzey ve Doğu kıyılarına ulaşmıştır. Ancak yine resmi açıklamalarda,; “30 Nisan 1986 günü radyasyon düzeylerinde yükselmeler olduğu” kabul edilmektedir. Bu durum üzerine ülke çapında radyasyon ölçüm programı başlatıldığı öne sürülmektedir.

İddiaya göre; temel gıda maddeleri olan et, süt ve mamulleri, sebze ve meyveler, baharatlar denetim altına alınmıştır. İthal olanlar dahil besin maddelerinde radyasyon kontrolleri yapılmıştır. Radyasyondan etkilenen bölgelerde süt hariç tüm gıdaların AET limitlerinin altında radyoaktivite ihtiva ettiği saptanmış, iyot-131 ile kontamine (bulaşmış) sütler ise tüm Avrupa’da olduğu gibi peynir yapılarak iyot-131 tamamen yok oluncaya kadar bekletilmiştir. (iyot-131’in yarı ömrü sekiz gündür). Mera hayvanlarının taze otla beslenmesi engellenerek, saman, suni yem gibi gıdalarla beslenmeleri sağlanmıştır. Yanlıca az bir miktar fındıkta sınırların aşıldığı görülmüş, ülkelerin radyoaktivite standartları gözlenerek fındıklar ihraç edilmiştir. Çayda ise insan sağlığına zarar vermeyecek limit tespit edilerek çaylar paketlenmiş, 12.500 bekerel/kilogramlık limiti aşan çaylar çay kurumuna ait depolarda denetim ve muhafaza altına alınmıştır. Bu miktar 58.000ton civarındadır. Denildiğine göre; 1989 yılından itibaren fındık, sebze ve meyve, et ve deniz ürünlerinde radyasyon doğal düzeyde görülmektedir. Kişilerin aldığı radyasyon miktarı ise zaten doğal düzeydedir.

Devletin çizdiği tablo böyledir. Ve aslında durumu hafifletmeye çalışan bu açıklamalar gerçeği gizleyememektedir. “ 30 Nisan itibariyle radyoaktivite düzeyinin yükselmeye başladığının” kabulü bile bir itiraftır. İddia edildiği gibi radyoaktif bulutların üstümüzden geçip gitmediğini göstermektedir. Dönemin TAEK başkanı Ahmed Yüksel Özemre, ki, son dönemde “Çernobil Komplosu” adlı bir de kitap yazmıştır, Türk halkının maddi olarak Çernobil’den etkilenmediğini iddia etmektedir. Ona göre Çernobil’in kansere yol açacağı paranoyası pompalanmıştır. Önlemler alınmış, devlet 58 bin 78 ton yüksek radyasyonlu çayı 5,5 yıl sonra imha etmiştir! Özemre; “vicdanımı kürtaj yaptıranlar yaraladı” demektedir! Ona göre; Türkiye’de her yüz çocuktan onu zaten özürlü doğmaktadır!

Bu tüm Çernobil süreci boyunca egemen olan mantıktır. Gerçek ise her zaman olduğu gibi propaganda edilenden çok farklıdır. Kazadan sonra radyoaktif hava parselleri Çankırı’dan Sivas’a, Trabzon’dan Hopa’ya dek ulaşmıştır. Türkiye’nin etkilenmemesi mümkün değildir. Amerika’da Lawrence Ulusal Laboratuarı tarafından hazırlanan harita Türk yetkililerini tümüyle yalanlamaktadır. Harita Çernobil kazasından 10 gün sonra, radyoaktif parçacıkların yukarı seviye rüzgarları tarafından seyrelerek Türkiye’nin her tarafına yayıldığını göstermektedir. Ege’den Girit’e oradan Akdeniz’e; Batı Karadeniz-Ankara-Mersin hattından Kıbrıs’a, Doğu Karadeniz’den Güneydoğu’ya dek bir güzergahın radyasyondan etkilenmiş olması söz konusudur. Bu durumda resmi açıklamalarda radyasyondan etkilenmediği varsayılan Sinop-Anamur hattının doğusu da radyasyona maruz kalmıştır.

Çernobil’deki patlama sonrasında Türk yetkilileri bilimsel veri ya da araştırma sonuçlarının açıklanmasını yasaklamış, izne tabi hale getirmiştir. Resmi açıklama sadece o dönemin Sanayi ve Ticaret Bakanı Cahit Aral tarafından yapılabilmektedir. Hükümet tarafından tam bir yanlış bilgilendirme kampanyası açılır. Kampanyanın başında Ahmed Yüksel Özemre vardır. Kapıkule-Edirne karayolu üzerinde 2 kilometrelik bir kısımda sellerin getirdiği çamurlarda yüksek miktarda radyoaktivite saptanmıştır. Özemre’nin iddiasına göre, yetkililer bu radyoaktif çamurları etrafa bulaşmadan varillere yükleyip Çekmece Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezi’ne (ÇNAEM) taşımış ve yolun bu kısmında günlerce yıkama işlemi yapılarak radyasyon düzeyi düşürülmüştür! Trakya’daki sütler ise sadece içlerindeki iyot 131’e göre işlem görmüştür. Oysa bu sütlerde yalnız yarı ömrü 8 gün olan iyot-131 değil, sezyum-137, sezyum (Cs)-134 de bulunmaktadır. Ve yarılanma ömrü 30 yıla kadardır. Halk tarafından tüketilmiş süt ve peynirde bulunan bu maddeler yiyenleri yıllar boyu ışınlamaya devam etmektedir.

Oysa aynı dönemde İtalya ilk üç hafta taze süt tüketimine yasak getirmişti. İnek sütünde 2000 bekerel/litreye varan radyasyon rakamları bildirilmişti. Ve iyot düzeyleri yüksek olan yerlerde sezyum düzeyi de yüksekti. İngiltere’de bugün hala Çernobil’den 2500 kilometre uzaklıkta bulunan toplam 382 çiftlikte, radyasyon serpintisi aldığı için sınırlayıcı önlemler sürdürülmektedir. Türkiye’de ise dönemin Sanayi ve Ticaret Bakanı Cahit Aral tarafından yapılan ilk resmi açıklama şöyledir: “Ülkemizin her tarafındaki et, süt, su, balık, sebze ve meyvelerin tümü tertemizdir. İnsan sağlığına zararlı hiçbir kirlenme mevcut değildir”.

24 Haziran 1986tarihli Türkiye Gazetesi “Türkiye’de radyasyon yok” başlığını atmıştır. Aral radyasyon konusunda kendisinden başka hiç kimsenin açıklama yapmaya yetkili olmadığını hatırlatarak; “Dininize, imanınıza inandığınız gibi biliniz ki, Türkiye’de kesinlikle böyle bir tehlike mevcut değildir”demektedir. Bu arada radyasyonlu diye önce fındığa ambargo uygulanır ve daha sonra politik baskılar nedeniyle satışı serbest bırakılır! 1992 yılında bir özel sohbette; “Radyasyonlu fındıkları Rusya’ya satarak Çernobil’in intikamını aldık” demiştir eski Sanayi Bakanı! Bu fındıkların askerlere de bedava dağıtıldığı Aral’ın açıklamaları arasındadır. Fındıklar yalnızca askerlere değil yoksul ilkokul öğrencilerine de dağıtılmıştır! Suyun, balığın, havanın, toprağın temiz olduğu yollu açıklamalarsa bugün bile sürmektedir.

Kuşkusuz Çernobil’den yayılan radyasyon serpintisinden en çok etkilenen Karadeniz’in çayıdır. Yetkililerce 58.000 ton çayın imha edildiğinden söz edilmektedir. Oysa kazadan sonra 8 ay boyunca çay denetlenmemiştir. Bu süre içinde halk kitleleri radyasyonlu çayı tüketmeye devam etmiştir. 1986 Aralığına gelindiğinde TAEK çayın 89.000 bekerel/kilograma kadar radyasyon içerdiğini resmen itiraf etmiştir. Üstelik çaylar depolanmıştır ama çoğu ne hikmetse depolardan çalınmıştır. Bu yüzden sonraları çaylar hırsızlığı önlemek üzere boyatılmıştır. Ve radyasyon yayan bu çaylar ancak 7 yıl sonra toprağa gömülebilmiştir. Bu süre içinde radyoaktif izotoplar büyük ihtimalle dışarı sızmış, çevreye ve insanlara bulaşıp zarar vermiştir.

Bu arada o dönemi yaşayanların anımsayacağı gibi çayın yıkanınca ve demlenince radyasyon etkisini kaybedeceği yollu “bilimsel” açıklamalar yapılmıştır. Özemre-Evren ve Aral çay içmenin tehlikesiz olduğunu söylemişlerdir. Gazete ve televizyonlara poz vererek çay içmişlerdir. 130.000 ton çay halk tarafından bu özendirmelerle tüketilmiştir. Özal;“Radyoaktif çay daha lezzetlidir” buyurmuştur. Aral; “Biraz radyasyon iyidir” demiştir. Eski bakanın birkaç yıl önce kanserden öldüğünü geçerken belirtelim.

Radyasyonlu çaylar daha sonra Rize’deki Çaykur tesislerinde TAEK’in önerisi ile temiz çayla harmanlanarak piyasaya sürülmüştür. Çernobil felaketinin Türkiye’ye etkileri konulu bir çalışmanın sahibi Melda Keskin; “Kirli çayla temiz çayı harmanlamaya yönelik TAEK yöntemi açıkçası yalnızca ticari amaçlara hizmet etmiştir. Bireysel risk düşse bile kolektif risk aynı kalmıştır. Genetik açıdan toplumun bir dozu bir yılda ya da iki yılda almasının bir farkı yoktur. Elli milyon kişinin her birinin 50 miliremlik bir doza maruz bırakılması azımsanamaz. Halkın ve doğmamış çocukların sağlığı yetkililerce tehlikeye atılmaktadır” demektedir haklı olarak.

Sanayi Bakanı Aral, 29 Ocak 1987 yılında “Karadeniz’in suyunda ve deniz ürünlerinde insan sağlığını tehdit edecek bir radyasyon kirliliği yoktur” açıklamasını yapmıştır. Oysa 3 Ekim 1986’da ABD Enerji Bakanlığı’nın yayınladığı “Deniz Alanlarında Çernobil Serpintisi İncelemeleri” başlıklı çalışmada; “26 Nisan 1986’da Çernobil Nükleer Güç Santrali kazasından büyük miktarda radyonüklidin alt atmosfere yayılımının geleceğe dönük çevresel radyolojik sonuçları vardır. Karadeniz’e en fazla Tuna ve Dinyeper nehirlerinden olmak üzere, Kuzeybatıdaki nehirlerden büyük miktarda su akmaktadır. Bu nehirlerin her ikisi de Çernobil serpintisiyle ağır bir biçimde kirlenmiş nehir havzalarını boşaltmaktadır. Bunlardan ikincisi, Çernobil sahasını saran temiz su ortamını içerir” denmektedir.

Ortadoğu Teknik Üniversitesi Kimya bölümünden İnci Gökmen, M. Algül, A. Gülemantarafından hazırlanan “Türkiye’nin Karadeniz Kıyılarında Çernobil Radyoaktivitesi” raporu Çernobil kazasının ardından toplumun nasıl yanıltıldığını bir kez daha göstermiştir. Rapor yüzey toprağındaki sezyum-137 aktivitesi açısından 7 ayrı yerde karşılaştırılan 1994 değerlerini TAEK’in 1986’da verdiği değerlerden yüksek bulmuştur!

Doğu Karadeniz’deki toplam 21 toprak örneğinde ortalama sezyum-137 aktivitesi 576 bekerel/kilogram iken diğer bölgelerin ortalaması 33 bekerel/kilogramdır. Kısaca, başta Karadeniz bölgesi olmak üzere bu coğrafyanın havası, suyu, toprağı ve insanı Çernobil nedeniyle radyasyonla ışınlanmış görünmektedir. Yetkililer tarafından önlem alınacağına gerçeğin üstünün örtülmesine çalışılmış, bilimsel araştırmalara yasak ve sansür getirilmiştir.

Gerekli verilerin olmaması, araştırmaların yasaklanması, Ahmed Yüksel Özemre ve benzerleri tarafından o dönemde yapılan cinayete yakın ihmallerin üstünü örtmek için kullanılmaktadır. Oysa 12 Haziran 1986 tarihli Dünya Sağlık Örgütü raporuna göre; Çernobil kazasından sonra Türkiye’de 4 Mayıs 1986’da ölçülen ve sadece sezyum-137 ve sezyum-134 izotoplarından yayılan toplam gama radyasyon dozu, kazada yayılan 1 milyon 990 bin kürilik sezyum serpintisinin yüzde 8’ini oluşturmaktadır. Bu verilerden hareketle nükleer fizikçi ve tıp doktoru, Berkeley Üniversitesi öğretim görevlilerinden Profesör Doktor Jon. W. Gofmann grubunun yaptığı araştırmalar sonucunda, Türkiye’de 18 bin ölümcül kanser, 18 bin ölümcül olmayan kanser ve 740 lösemi olayının yaşanacağı öngörülmektedir.

Çernobil’in yeniden gündemleşmesini sağlayan Kazım Koyuncu belki de bu 18 bin kişiden biriydi. Zamanın Türkiye Atom Enerjisi Kurumu Başkanı (TAEK) Ahmed Yüksel Özemre’ye, “Radyasyon rakamları açıklansın” denildiğinde; “Radyasyonu bilmeyen halk rakamları ne yapsın” diye yanıtlamıştı. Ama rakamlar tek tek yaşayan bireylere dönüşüyor ve tıpkı Koyuncu örneğinde olduğu gibi ölümleriyle Özemre ve benzerlerinin karşısına dikiliyor. Ancak gerçekler hala gizlenmeye devam ediliyor. Greenpeace Akdeniz Ofisi Enerji Kaynakları Sorumlusu Özgür Gürbüz’e göre bunun tek nedeni var: “Nükleer enerji pazarlığı”. “O gün olanlar, yıllardan halktan saklanıyor: Türkiye’ye nükleer santral pazarlamak isteyenler, nükleer enerjinin bu en acımasız yüzünü halktan gizlemeye çalışıyorlar”. Çernobil örneği bizi nükleer enerji santralleri konusunda uyarıyor.

Türkiye’de nükleer enerjiden elektrik üretilmesi 1965 yılından beri gündemdedir. O yıllarda nükleer enerji santrali yapmanın Türkiye’nin enerji açığını kapatmanın tek yolu olduğu iddia ediliyordu. En son 1986 yılında Kanada’nın AECL firması ile 600 MW (megavatlık) bir reaktör kurulması için mutabakat sağlanmış, ancak tam da o sıralarda meydana gelen Çernobil kazası bu girişimi önlemiştir. Bunca yaşanana rağmen nükleer santral yapımı konusu son günlerde yeniden gündemleşmiş durumdadır.

TAEK Başkanı 3 yeni santralden söz etmektedir. Ve planlanan 10 yeni nükleer santraldir. Uzun süredir gerçekleştirilmeye çalışılan Akkuyu için yeniden ihale açılması kararlaştırılmıştır. Ve Akkuyu’nun bir deprem ülkesi olan Türkiye’de Ecemiş fay hattının yakınında olduğu bilinmektedir. Her şeye rağmen Sivas-İnceburun’da yapılması planlanan santral için çalışmalar hızlandırılmıştır. Buna ek olarak Trakya bölgesinin Karadeniz kıyılarında Bulgaristan’a yakın bir alanda üçüncü bir santral yapılması öngörülmektedir.

Nükleer santral yanlıları bu santrallerin; temiz, ucuz, çevreci, risksiz, sorunsuz, tehlikesiz olduğunu iddia etmektedirler. Ama gerçek farklıdır. Ve öyle olmadığı her gün yeniden bilimsel açıklamalar olarak karşımıza çıkmaktadır. Ukrayna Enerji Bakanının; “Nükleer santrallerde kaza olma oranı 10 bin yılda birdir” demesinden yaklaşık bir yıl sonra Çernobil nükleer kazası gerçekleşmiştir. Üstelik Çernobil ne ilk ne son kazadır. Çernobil’den önce 1957 yılında İngiltere’de Windscale santral kazası yaşanmıştır. Amerika’da Tree Mille İsland, 1979’da yaşanan ilk kazadan sonra ikinci bir tehlike daha atlatmıştır.

Bununla da bitmez. Aynı yıl Japonya’da Tokaimura kazası olur. Japonlar hemen emniyet sorunu olduğunu ve geç müdahale ettiklerini kabul ederler. Yetkililer televizyon kameraları önünde halktan özür diler. 49 işçi yüksek radyasyon alarak tedavi altına alınır. 10 kilometrelik alan yasak bölge ilan edilir. 310 bin kişi evinden dışarı çıkarılmaz radyasyon miktarı normalin 15 bin katına çıkar. Ancak gerisi de vardır. Çalışan ve sorumluluk sahibi diye bilinen Japonlar kazaları engelleyemezler. Ve bu kez 2004 yılında Mihama nükleer santrali kaza ile gündeme gelir.

ABD Nükleer Denetleme Komisyonu kayıtlarına göre, bugüne kadar bir felakete yol açabilecek 169 santral kazası olmuştur. Sadece 1980 ve 1989 yılları arasında, ABD’deki nükleer santrallerde, yaklaşık 34 bin operasyon hatası, en az 104 acil reaktör durdurma olayı ve çalışanların ölçülebilir dozda radyasyona maruz kaldıkları 140 bin olay rapor edilmiştir. İngiltere’de ise gizlenen ve daha sonra ortaya çıkan 17 ciddi nükleer kaza yaşanmıştır. Japonya’da 1992 yılında tam 20 önemli reaktör kazası rapor edilmiştir. 1992 yılından sonra Rusya’da kazaların oranı yüzde 45 artmış, uzmanlar tarafından bir yılda uluslar arası kuruluşlara 205 kaza raporu verilmiştir. Çernobil’in eski tip bir santral olduğu için kaza yaptığı savı gerçek verilerce yalanlanmaktadır. Nükleer santrallerin ömrü ise 25 ila 40 yıl olarak hesaplanmaktadır. Bu sürenin sonunda söküm ve radyasyonlu aletlerin depolanması sorunu gündeme gelmektedir.

ABD’de 1978 yılından, Almanya’da 1982 yılından, Kanada’da 1975 yılından beri yeni nükleer santral siparişi yoktur. Nükleer enerjiden en çok yararlanan ülkelerden biri olan Fransa 2010 yılına kadar nükleer programını askıya almıştır. Kanada’da 1997 yılında 21 adet CANDU nükleer santralinden 7’si yapılan denetimlerde tehlikeli ve yönetim hatası bulunduğu için kapatılmıştır. World Nükleer Outlook raporuna göre; nükleer güce sahip gelişmiş ülkeler atık ve maliyet artışı sorunu nedeniyle yeni santral siparişinden vazgeçmişlerdir. Raporda şöyle denmektedir; “ABD 116 santral yapımını iptal etti. İsveç 2010 yılına kadar tüm nükleer santrallerini kapatma kararı aldı. Almanya yapımı bitmiş 4 santrali çalıştırmıyor. Fransa bu santrallere çok pahalı ve çok riskli bulduğunu, bu nedenle yapmayacağını açıkladı. Rusya 27 santral yapıyordu, tümünü durdurdu. İngiltere tüm enerji sektörünü özelleştirdi, nükleer santraller dışındakiler satıldı. Nükleer santraller satılamıyor, çünkü alıcı yok. Küba 2 nükleer santralini kapattı. Bu ülkede hiç nükleer santral kalmadı. Danimarka, İzlanda, Norveç, Portekiz, İrlanda, Yunanistan, Avustralya nükleer santral kurmadıklarını ve bugünden sonra da kurmayacaklarını açıkladı”.

Nükleer santraller sürekli çevre kirliliği yaratan, tümüyle dışa bağımlı, atıklarının saklanması sorunu olan, kurulması ve işletilmesi gibi sökülmesi de yüksek maliyet içeren ve bu nedenle de pahalı olan işletmelerdir. Kazalarda yaşanan nükleer sızıntı bir yana nükleer atıkların saklanması ve imhası sorunu 50 yıldır çözülememiştir. Aslında atık sorunu santral aşamasından önce de gündemdedir. Bir kilogram yakıt elde etmek için 5 yüz ile 5 bin kilo radyoaktif kayanın yeryüzüne çıkarılıp işlenmesi gerekir. Yani daha uranyumun madenlerden çıkarılması ve zenginleştirilmesi sırasında radyoaktif atıklar üretilmeye başlanır. Nükleer santrallerde ise, enerji üretiminde kullanılan uranyum zamanla fakirleştiğinden yenisiyle değiştirilir. Bu sirkülasyon başlı başına kirlilik üretir.

Kullanılmış yakıtlardan oluşan radyoaktif atıkların saklanmasında günümüzde 3 yöntem kullanılmaktadır. Bunların ilkinde kullanılmış yakıtlar yeniden işlenir. Uranyum ve plütonyum geri kazanılır, kalan kısım ise depolanır. İkinci yöntemde kullanılmış yakıtlar havuzlarda 10 ila 50 yıl bekletildikten sonra jeolojik oluşumlara yerleştirilir. Son yöntemde ise atıklar, yeniden işleme ve doğrudan depolama konusunda karar verilinceye dek geçici depolama tesislerinde ve varillerde bekletilir. Ancak bu varillerin Türkiye dahil pek çok ülkeyi “ziyaret” ettiği bilinmektedir. Atıklar için kalıcı bir çözüm bulunabilmiş değildir sözün özü. Durum bu yüzden geçici depolama yöntemleriyle çözülmeye çalışılmaktadır.

Nükleer santrallerde yakıt olarak radyoaktif elementler kullanılır. Normal olarak 3-5 yıllık bir işletmeden sonra, kullanılmış yakıt çubuklarının reaktörden çıkarılarak yeniden işletme tesisine gitmeden santrallerin civarındaki havuzlarda veya göllerde soğutulması gerekmektedir. Bu tonlarca kullanılmış yakıt çubuğu, reaktörlerin normal çalışma sürelerince devam eden nükleer reaksiyonlar sonucunda ortaya çıkan ve bozunma ömürleri yüzlerce yıl olan binlerce yeni radyoaktif izotop içerir. Yani reaktörden çıkarıldıktan sonra yaklaşık 1 milyon defa daha fazla radyoaktiftir. Ve hala oluşan yeni izotopların radyoaktif bozunmalarından ötürü ısı üretmektedirler. Bu yakıtlar içindeki en önemli yeni izotop ise yakıt çubuklarındaki uranyum 238′den nötron bombardımanı sonunda yaratılan plütonyum 239’dur. Plütonyum 239’un diğer atıklardan ayrıştırılması için tonlarca yakıt çubuğu yeterli derecede soğutulduktan sonra yeniden işleme tesislerine gönderilerek nitrik asitte çözdürülür.

Geriye kalan ve sıvılaştırıldığı için 200.000 defa daha fazla hacim kaplayan bilyonlarca metreküplük, yüksek seviyeli sıvılaştırılmış radyoaktif atıkların da çelik tanklarda çevreden binlerce yıl yalıtılması gerekmektedir. Nükleer santrallerdeki asıl sorun işte budur. Çünkü bu çelik tanklar 10-15 yıl içerisinde yüksek düzeyli, asidik ve sürekli radyoaktif ışınım sonucunda çatlar. ABD’de Hanford Nükleer kompleksinde olduğu gibi çevreye sızarak,su ve besin zincirine katılır. Bazen de 1957’de ve 1993’de Rusya’da Çhelyabinsk ve Tomsk-7 nükleer komplekslerinde olduğu gibi patlar. Aynı nedenlerden dolayı son dönemlerde en güvenli yöntem olarak görüldüğünden jeolojik depolama için camlaştırılan atıkların da belli bir süre sonra, mikroskobik çatlaklar yaptığı ve camın yapısını bozarak çevrede sızıntıya neden olduğu İsveç’teki uygulamalar sonucu ortaya çıkmıştır.

Radyoaktif bir çekirdeğin aktivitesinin yarıya inmesi için gereken süreye “yarı ömür” denir. Radyoaktif bir maddenin 10 yarı ömürden sonra aktivitesinin sona erdiği söylenmektedir. Radyoaktif atıklar arasında bulunan Stronsiyum 90 ve Sezyum 137 gibi çekirdeklerin yarı ömrü 28 ve 30 yıldır. Plütonyumun ise 24 bin yıl. Bu durumda bir plütonyum stokunun aktivitesinin pratik olarak sona ermesi için aradan tam 240 bin yıl geçmesi gerekir. Dünyada nükleer santraller çalışmakta ve sürekli atık üretmektedir. Ve hala emperyalist silah sanayinin plütonyum ihtiyacı vardır. Şimdilik hiçbir insan tasarımını nükleer atık sorununu çözmediği bilinmektedir. Ne radyoaktivite ne de emperyalizmin agresif yapısı değişmeyecektir. İhtiyaç ortadadır.

Yarılanma süreleri binlerce yılla ölçülen radyoaktif elementleri içeren bu atıkların insana ve çevreye zarar vermeden korunabilmesi imkansız olduğu gibi çok pahalıdır da. Nükleer enerjinin yaygın olarak kullanıldığı Amerika’da radyoaktif atık sorunu üst boyuttadır. Toplam 45 bin depolama sahasında, 3 milyon metreküpten fazla yer kaplayan bu maddelerin depolandığı sahalardan temizlenmesi için ortalama 300 ila 500 milyar dolarlık bir bütçenin ayrılması gerekmektedir. Bu ise hemen hemen bugüne dek nükleer enerji santralleri için yapılan harcamaya eşittir. 1987 yılında yüksek seviyeli atıkların depolanması için Yucca Dağları’nda çalışmalara başlanmıştır. Toplam inşaat maliyeti 26 milyar dolar olan tesise sadece yer seçimi için 6 milyar dolar harcanmıştır. Ancak şimdilerde Nevada hükümeti ile Federal hükmet arasında deponun yeri konusunda sorun yaşanmaktadır. Nevada Hükümeti’nin Federal Yüksek Mahkeme’ye başvurması nedeniyle açılış 2010 yılına ertelenmiştir. ABD’de yapılan anketlerde halkın yüzde 65’i santrallere karşıdır. Çernobil’den sonra projelendirilen 128 santral iptal edilmiştir.

Bir nükleer santralin normal çalışması esnasında  çevreye yaydığı yada kaza sonucu ortaya çıkan radyasyon, canlılara besin ve solunum yoluyla geçer: Işınlama canlı hücrelere meydana getiren atomları ve molekülleri iyonize ederek yapılarını bozar, kansere yol açar. Nükleer santrallerin çevresinde yaşayanlarda kanser vakarlarında yüzde 400 artış, genetik mutasyonlar sonucu normal olmayan doğumlar, yaygın lösemi hastalıkları görülmüştür. Örneğin İngiliz Hükümeti, Sella Feield Nükleer Santrali’nde çalışanlara, lösemi oranları ile ilgili araştırma sonuçları ışığında, çocuk yapmamalarını önermiştir. Fransızlar ise reaktörlere 30 kilometre yakınlıkta oturanların kanser riskinin 0 kat arttığını tespit etmişlerdir. İspanya’da uranyum içeren reaktörlerin çevresinde oturanlarda lösemi riskinin artmış olduğu saptanmıştır.

Aslında nükleer santrallerde yaşanan kazalar gizlendiği için bu kazalarda radyasyona maruz kalan kişilerin radyasyondan nasıl etkilendiğine dair sağlıklı veriler yoktur. Hiroşima-Nagazaki ve nihayet Çernobil sonrası bir takım sonuçlara ulaşılmıştır. Bu araştırmalar sonucunda radyasyonun insan sağlığı üzerindeki kimi akut ve kronik etkileri saptanmıştır. Bir defada yüksek doz radyasyona maruz kalınması sonucu Akut Radyasyon Sendromu denilen bir tablo oluşmaktadır. En çok rastlanan klinik belirtiler kemik iliği ile ilgili olarak ortaya çıkmaktadır. Kemik iliği insan vücudunda radyasyona en duyarlı organdır. Kemik iliğinin radyasyondan zarar görmesiyle kanama, deri döküntüleri, saç dökülmesi görülmekte, halsizlik, anemi gelişmekte, gastrointestinal sistem başta olmak üzere birçok organ etkilenmektedir.

Radyasyonun kronik etkileri ise genetik ve kanserojendir. Bu etkilerin ortaya çıkması için herhangi bir eşik dozu bulunmamaktadır. Radyasyona maruz kalınması durumunda; akut ve kronik lösemi, meme, akciğer ve troit kanserlerinde artış olduğu saptanmıştır. Hücre ölümü, yanıklar, bağışıklık isteminde yetersizlik, göz lensinde yıpranma, saptanabilen hasarlar olarak görülmektedir. En önemli hasar ise kuşkusuz gelecek nesilleri etkileyecek olan hücrelerde mutasyondur(genetik yapının bozulması). Bunun doğum anomalileri dışında kuşkusuz kanser oluşumunu hızlandırmak gibi de bir etkisi vardır.

Çevre İçin Hekimler Derneği’nin açıklamasına göre yapılan projeksiyonlarda yaklaşık 200 bin kişinin Çernobil’in etkisi ile kansere yakalanacağının öngörüldüğü söylenmektedir. Çernobil kazası hakkında bu güne dek 5000 civarında tıbbi araştırma yayınlanmıştır. Kazadan sonra bölgede kanser oranı 20 kat, kalıtsal bozukluklarla doğan bebek oranı 2,5, tüberküloz hastalığın yakalanma riski ise 10 kat artmıştır. Türkiye’de elde yeterli veri yoktur. Karadeniz yöresinde görülen kanser vakalarının kazayla doğrudan ilgili olup olmadığının bilinmediğini söyleyen uzanmalara göre, şu anda bölgede en çok rastlanan kadınlarda meme, erkeklerde akciğer kanseridir. Son yıllarda kan kanseri oranında artış saptanmıştır.

Bu gün nükleer enerji yoluyla elde edilen elektrik dünya çapında üretilen elektrik enerjisi toplamının yüzde 15,2′sidir. 1970’lerde yapılan tahminlerde bunun 2 katı bir rakam öngörülmüştü. Ama gelişmeler tahminleri doğrulamadı. Avrupa’da 1989 yılında 172 olan reaktör sayısı 149’a düşmüş durumdadır. Gelişmiş ülkeler artık nükleer enerjiyi bir çözüm olarak görmemektedir. İsveç’te halihazırda 2010 yılında devreye girmesi beklenen 1 milyar dolarlık Kuzey Avrupa’nın en büyük rüzgar çiftliği için çalışmalar yürütülmektedir. Alternatif ve yenilenebilir enerji kaynaklarına doğru bir yönelime girilmiştir.

Nükleer santralin nükleer silah demek olduğu biliniyor. Çünkü plütonyum nükleer füze başlıklarının yapımında kullanılıyor. Türkiye’nin nükleer santral merakının altında böyle bir hevesin var olduğu tahmin edilebilir. Gelecek için 10 nükleer santral projesi yapıldığıysa Çernobil felaketinin 19.yılında açıklandı. “Biraz radyasyonun insana iyi geleceğini” savunan bir mantıktan nasıl bir güvenlik anlayışı çıkabileceği konusunda ise tahmine gerek yok…

Türkiye ne yazık ki “kaza” konusunda çok şaibeli bir sicile sahipti. Nükleer santrallerde radyoaktif ışımanın neden olduğu malzeme yorgunluğunun kesin olarak hesaplanamaması ve belirlememesi bir yana nükleer santrallerde insan hatasının dönüşü yoktur. Çernobil kazasında malzeme erimesine karşı güvenlik payının büyük tutulmasına karşın ergime gerçekleşmiştir. Gelişmiş ülkeler ve en gelişmiş teknolojik koşullarda bile kazalar kaçınılmaz olmaktadır. Oysa Türkiye bir çöplüğün patlayıp 38 kişininçöp altında kalarak can verdiği bir ülkedir. Tanker, trafik ve doğal gaz facialarının rutinleştiği, Ataş Rafinerisi’nin etrafında yaşayan Karaduvar Mahallesi sakinlerinin çok iyi bildiği gibi en basit güvenlik sorununun sürüncemede bırakıldığı, uzmanların uyarılarına rağmen sürdürülen hızlı tren seferleri sonucunda faciaların yaşanıp yönetenlerce “takdir-i ilahi” olarak görüldüğü ülkedir.

Türkiye’de Çernobil’in yarattığı sorunların üstünü örtenlerden Ahmed Yüksel Özemre, 1987 yılında TAEK Başkanlığı görevinden alındıktan sonra “1150 ton nükleer atığın Isparta’ya gömüldüğünü, 800 ton atığın da Konya’da bir un fabrikasında yakıldığını”açıklamıştı. Nükleer atık piyasasında çok paralar döndüğünü belirten Özemre; TAEK başkanlığı sırasında “bir alman firmasının 4 bin ton hafif ve orta radyoaktif çöpü Türkiye’ye gömmek üzere TAEK’e 40 milyon mark teklif ettiğini” söylemişti. Gömülen çöpler konusu epey tartışıldı. Atıkların 27 Aralık 1987 tarihinde Türkiye’ye getirilip Antalya Limanı’nda GÖLTAŞ Çimento Fabrikasına ait 86 kamyonla Isparta’ya taşındığı belgelendi. Ama söylendiğine göre bu atıklar sonradan geri gönderilmişti. TRANSTENKO adlı şirket atıkları taşıdığını kabul etti. Ancak, tam yerini bilmemekle beraber Belçika ve Hollanda’ya geri götürdüğünü iddia ediyordu. Gerçek olan Türkiye’ye sokulan bu nükleer atıkların geri döndüğüne ilişkin hiçbir belgenin olmamasıydı. GÖLTAŞ firması Şevket Demirel’e aitti. Şevket Demirel, Süleyman Demirel’in ağabeyi ve Egebank hortumcusu, hayali ihracatçı Murat Demirel’in babasıydı.

Türkiye’nin ilk nükleer sızıntı tehlikesi ise 1993 yılında yaşandı. Ve gerçek tam 4 yıl sonra bilimsel bir toplantıda açığa çıktı. Kaza Çekmece Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezi’nde (ÇNAEM) TR_2 adı verilen havuz tipi araştırma reaktöründe meydana geldi. Kazaya soğutma suyu içerisindeki “Kobalı 60” oranının birden bire 180 kat artmasının neden olduğu belirlendi. Bu durum radyoaktivitenin 18 bin Bekerele dek yükselmesi anlamına geliyordu ki yörede yaşayanlar için yaşamsal tehlike demekti. ÇNAEM’den iki bilim insanı ABD’nin Arizona eyaletinde yapılan bir toplantıda; “Kaza geçiren TR-2 reaktörü’nün yeniden normal çalışması için radyoaktif atığın biriktiği tankların boşaltılması gerekir” demişlerdi. Fakat tanklardaki sıvı, atık arıtım tesisinde boru bağlantısı olmaması nedeniyle aktarma yapılamıyordu. Tanklar yalnızca toplama ve bekletme tankı olarak düşünüldüğünden arıtma amacına yönelik teknik ekipmana sahip değildi. Buna rağmen uzmanlar tanklardaki radyoaktivitenin normal seviyeye indirilmesi için “kimyasal çökertme uyguladı ve arıtılan 63.2 metreküp sıvı deşarj edildi”. Yani kaza sonucu ortaya çıkan artık kimyasal yoldan arıtıldı ve sıvı kısmı doğaya bırakıldı. Kısaca radyoaktif atık Küçük Çekmece Gölü’ne döküldü.

İhmal ve sorumsuzluğun ne gibi traji-komik sonuçlara yol açabileceğini gösteren son olay ise; 1999 yılı Ocak başında İstanbul İkitelli’de hurdacılık yapan iki kardeşin 1 ton 850 kilo ağırlığındaki iki kurşun bloğu almasıyla yaşandı. Radyasyonlu kurşun bloklar kesilmeye çalışılırken bu bloklar içinde radyoaktif Kobalt 60 maddesi açığa çıktı. Civarda yaşayan yüzlerce kişi halsizlik, baş dönmesi ve kusma gibi şikayetlerle hastanelere akın etti. Birkaç kişinin parmaklarının erimesiyle olay kapandı. TAEK’e bağlı Çekmece Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezi Müdür Vekili Yaşar Özal; “Radyoaktif maddenin şu anda çevreye zarar vermemekle birlikte, çok yüksek derecede radyasyon yaydığını” açıkladı. Oysa TAEK kurum olarak radyoaktif maddelerin ve cihazların Türkiye’ye getirilişinden, kullanım ve denetlenmesinden ve yurttaşların radyasyon güvenliğinden sorumludur. Yedi santimetreküplük bir nükleer atığın bile etkisiz hale getirilmesini doğru dürüst beceremeyenlerin santral konusunu nasıl çözecekleri meçhuldür.

Kapitalizmin ahlakı paradır. Paraya çevrilmeyen değer yoktur. ABD ve Avrupaellerinde kalan ve yeni sipariş sayısı azalan nükleer santralleri azgelişmiş ülkelere pazarlamak peşindedir. Nükleer hevesleri olan Türkiye iyi bir Pazar gibi görünmektedir. Ancak emperyalist ülkeler aynı zamanda Türkiye gibi ülkeleri nükleer atık çöplüğü gibi kullanmak istemektedirler. Kamuoyu denetimi olmayan, kurumsal düzenlemeleri ve denetim yapıları yetersiz Türkiye benzeri ülkeler giderek nükleer çöplüğe dönüştürülmektedir. Radyoaktif atıklar nükleer enerjinin ve emperyalist egemenliğin sürdürülmesi için üretilen nükleer silahların geleceğe bıraktığı ölümcül bir mirastır. Nükleer atık maliyeti çok yüksek olduğu için atıklar, kimi zaman Mısır ve Etiyopya örneğinde olduğu gibi yasal hibelerle, kimi zaman da yasa dışı yollarla Türkiye benzeri ülkelerin başına bela edilmektedir. Akkuyu santrali için 2000 yılında yapılan ihaleye en düşük teklifi veren, Fransız Framatom ve Alman Siemens’in ortak olduğu NPI Şirketi dünyanın çözüm bulamadığı nükleer atıkların Toros Dağları’nda güvenli bir şekilde depolanabileceği önerisini yapmaktadır.

Nükleer enerji teknolojisi eskimiş, yarattığı sorunlara çözüm bulunamamış, 50’li yılların ütopyaları sönmüştür. Emperyalistler her zaman olduğu gibi eski teknolojileri geri kalmış ülkelere pazarlayarak maliyeti onların sırtına yüklemek peşindedir. Türkiye’nin değil bir nükleer kazayla, 7 santimetreküplük bir tüple bile baş edecek donanımı yoktur. İTÜ Enerji Enstitüsü Müdürü Profesör Doktor Hasan Saygın “Bilim ve Gelecek” dergisinin Şubat 2005 tarihli 12’inci sayısındaki yazısını şöyle noktalamaktadır: “Bütün bu güncel bilgilerin ve verilerin ışığında, bu alanda var olan ciddi sorunlar ve belirsizlik ortamı nedeniyle içinde bulunduğumuz zaman aralığının, nükleer güce ilk adımı atmak ve ülkemizin ilk reaktörlerini kurmak için uygun olmadığı çok açıktır. Bunun için bilimsel, teknolojik, etik, ekonomik hiçbir gerekçe bulunmamaktadır. Dünyanın ileri ülkelerinin nükleer enerjinin geleceğinin belirsizliği konusunda konsensüse varmış olmalarına karşın, tüm bu sorunları göz ardı ederek yalnızca tablonun bir bölümüne bakmak, dünyadaki mevcut nükleer reaktör sayısına, yetmişli yılların eskimiş argümanlarına dayanarak zamansız bir teknoloji transferini doğru göstermek kabul edilemez. Bu doğrultuda bir hareket gelişme yönünde atılan bir adım değil, olsa olsa az gelişmişliğin bir göstergesi olacaktır”. Bu görüşlere katılmamak mümkün değildir.

Nükleer santrallerin neden bunca itiraza rağmen gündeme geldiği konusunda akılcı bir yanıtı kentlerinde bir nükleer santral kurulması planlanan Sinop Çevre Dostları Derneği vermektedir. Derneğin yayınladığı bir broşürde şöyle deniyor: “Nükleer santral teknolojisine sahip olan ülkelerin firmaları, kendi ülkelerinden ve diğer gelişmiş ülkelerden yeni sipariş alamaz duruma düştüler. Böyle giderse iflas edeceklerdir. Bu nedenle geri kalmış ülkelerde 1 milyar dolara varan rüşvet dağıtmayı bile göze alarak, yerli işbirlikçiler aramaya başlamışlardır”.

Enerji, sanayinin temel girdisidir ve bir ülkenin gelişmişlik düzeyi ile ilgilidir. Enerji türleri arasında elektrik enerjisinin kullanım oranı gün geçtikçe artmaktadır. Günümüzde elektrik enerjisinin dünyada genel enerji tüketimi içindeki payı yüzde 35 iken bu oranın 2020 yılına kadar yüzde 40-50’lere varacağı tahmin edilmektedir. Enerji gereksinmesinin karşılanması zorunludur. Lenin bir zamanlar; “Komünizm Sovyet gücü, artı tüm ülkenin elektriğe kavuşmasıdır” demişti. Teknolojik gelişmenin durdurulması mümkün değildir. Dünya fosil yakıt potansiyelini tüketmek üzeredir. Ve alternatif enerji kaynaklarının bulunması zorunlu hale gelmiştir.

Ancak füzyon reaksiyonuna göre çalışan santraller ömürlerini tamamlamış ve artık demode olmuşlardır. Bugün geleceğin enerji sorununu kökten çözeceği düşünülen az riskli ve çok ucuz enerji üretecek füzyon reaktörlerinden yani atomun parçalanma değil, birleşme enerjisinden yararlanacak santrallerden söz edilmektedir. Risksiz ve temiz olduğu öne sürülen bu teknoloji henüz gelişim aşamasındadır. Ve sonuçları henüz bilinmemektedir. Bu yüzden yenilenebilir enerji kaynakları gündemdedir. Bilinen, eski teknolojilerin geri kalmış ülkelere ihraç edileceğidir. Geri kalmış bir ülkeye yapılan 3,5 milyarlık bir yatırımda en az 250 milyon dolarlıkkomisyon, provizyon ve “belgesi olmayan borç” gibi ödemeler söz konusu olmaktadır. Bu da pek çok kişi ve kurumun iştahını kabartan büyük bir meblağdır. Bunca reaktör taraftarlığının altında yatan kamu çıkarı değil, nükleer güç hevesleriyle yönetenlerin yüksek menfaatleridir.

Kapitalizm mantığı budur. Kapitalist üretim insanı ücretli köle durumuna getirip sömürerek, doğayı yağmalayarak ve her şeyi metalaştırıp çürüterek insanlığı ve uygarlığı bir yok oluşun sınırına getirmiştir. Sadece kaynakları yok etmemiş aynı zamanda kirletmiştir. İnsanın kirlenmesiyle doğal çevrenin kirlenmesi aynı sürecin iki yüzüdür. Her iki kirlenme de ölümcüldür ve birbirini beslemektedir. Çernobil felaketinin ardından Türkiye’de yaşayanları bu çerçevede düşünmek gerekmektedir. Öyle ki, sözde bilim insanları, bakanlar, öğretim görevlileri sorulduğunda Özemre gibi; “devletin yüksek çıkarları söz konusuydu” diyerek yalan söyleyebilmektedir. Bu devletin yüksek çıkarları yurttaşlarının radyasyonla zehirlenmesini gerektirebilmektedir!

Serbest pazarın nimetleri ile Türkiye’yi nükleer atık deposu haline getirmektedir. Isparta ve Konya’dan sonra sırada Toroslar vardır. Her şey alınıp satılıyorsa, her şey pazara çıkmışsa elbette Türkiye’de nükleer çöplük olacaktır! Emperyalist kapitalistler dünyanın üretilmiş zenginliklerini talan ettiler. Avrupa dışındaki tüm halkları köleleştirdiler. Onların emeklerini ve doğal kaynaklarını yağmaladılar. Şimdi sıra hurdalarını kakalamaya, her türlü pisliklerini depolamaya geldi. Doksanların başında Dünya Bankası’nın ünlü iktisatçılarından Lawrence Summers, Çok Uluslu Şirketlere (ÇUŞ) ve iş adamlarına; kirlenmenin sosyal maliyetini düşürmenin en iyi yolunun kirleten fabrikaları az gelişmiş ülkelere göndermek olduğunu söylemişti. Onun gerekçesi; Batı da ortalama bir insanın yaşam maliyetinin Üçüncü Dünya’dakilerden yüksek olmasıydı!

Kapitalizm koşullarında bilim ve teknolojinin gelişmesinin bir avuç seçkin dışında insanlık ailesine yapacağı bir katkı yoktur. Dünyanın bütün ezilenlerinin payına gelişmenin olumsuz sonuçlarına katlanmak düşmektedir. Gelişmenin sürekli engellenmesi ise mümkün değildir. Yapılması gereken teknolojinin doğa, insan ve çevreyle birlikte gelişimini sağlayacak yolu açmaktır. Bu ise başka bir düzen ve başka bir düzlem sorunudur. Seçenek ise ikidir. Ve aslında tektir: SOSYALİZM.

Tıpkı Nazım’ın dediği gibi;

“Acayipleşti havalar
bir güneş, bir yağmur, bir kar.
Atom bombası denemelerinden diyorlar
Stronsiyum 90 yağıyormuş
aşa, süte, ete, umuda, hürriyete
kapısını çaldığımız büyük hasrete
Kendi kendimizle yarışmadayız gülüm
Ya ölü yıldızlara götüreceğiz hayatı
Ya dünyamıza inecek ölüm”

Kaynak: Sanat ve Hayat / Sayı 17 / Ağustos – Eylül 2005 /

http://www.lazuri.com/tkvani_ncarepe/basindan_1005_sanatvehayat_ustumuzden_gecti_bulut_hirosimadan_cernobile.html

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s